Özzet

Bir geek zihninin özeti

2 Ağustos 2014
yazan: Selim Şumlu
1 yorum

Hemen hemen hiç kimse: bir çeviri öyküsü

Mozilla Projesi, özgür yazılımın gurur kaynaklarından biri. Birkaç yıl önce projeye katıldığımda yaptığım işlerden biri de Firefox’un mevcut çevirilerini gözden geçirmek ve ufak tefek hataları düzeltmekti. Yaptığım her işi bazen hemen hemen hiç kimsenin fark edemeyeceği bir özveriyle yapıyorum. Bu, onlardan birinin, tek bir cümlenin çevirisinin öyküsü.

Firefox kullanıyorsanız adresi çubuğunuza about:robots yazdığınızda Firefox’un sürpriz yumurtalarından birini göreceksiniz. Bu sayfa, tanıtımlarında robot teması kullanılan Firefox 3.0 sürümünden beri var. Sayfadaki alıntılar, robotlarla ilgili ünlü film ve kitaplardan geliyor.

aboutrobots

Bir tanesinin orijinali şöyleydi:
Robots are Your Plastic Pal Who’s Fun To Be With.

Çevirmenlere yönelik açıklamaysa şöyle:
Book: Hitchhiker’s Guide To The Galaxy. What the Sirius Cybernetics Corporation calls robots.

Otostopçunun Galaksi Rehberi’ni, daha doğrusu onu içeren tüm seriyi çok önceden okumuştum ama bu cümlenin tam olarak nerede geçtiğini hatırlamıyordum ve Firefox’ta doğru Türkçe çevirisini kullanmakta kararlıydım.

otostopcu

Sirius Sibernetik Şirketi’nin robot tanımı, Arthur’un depresif robot Marvin ile tanıştığı bölümde veya yakınlarında geçiyor olmalıydı. İlk kitabın (Otostopçunun Galaksi Rehberi, Kabalcı Yayınevi, Çeviren: Nil Alt) bölümlerine hızlıca göz atarak aradığım bölüme geldim ve -uzun bir aradan sonra- Otostopçu’yu yeniden okumaya başladım. Birkaç sayfa sonra aradığımı bulmuştum:

Ana Galaktika Ansiklopedisi, robotu insanların işlerini yapmak üzere tasarlanmış mekanik bir aygıt olarak tanımlar. Sirius Sibernetik Şirketi’nin pazarlama bölümüyse robotu “Birlikte Eğlenceli Vakit Geçirdiğiniz Plastik Dostunuz” şeklinde tanımlar.

anagalaktika

Böylece, Türkçe Firefox kullanıcılarının bile neredeyse hiç görmediği o cümle ortaya çıktı:

Robotlar birlikte eğlenceli vakit geçirdiğiniz plastik dostlarınızdır.

Bu değişikliği yapalı 1-2 yıl olmuştur ama bugün yeniden aklıma takıldı ve kitapla daha uyumlu olması için tanımın ilk harflerini İngilizce metinde ve kitapta olduğu gibi büyütmeye, İngilizce metindeki özne-yüklem uyumsuzluğunu korumaya karar verdim. Bu değişiklik Firefox 33’te hayata geçecek:

Robotlar Birlikte Eğlenceli Vakit Geçirdiğiniz Plastik Dostunuzdur.

pootle

Benim gibi bin bir türlü manyağı bir araya getiren ve sonuçta herkes için daha iyi bir web yaratan Mozilla’nın hikâyesini izlemiş miydiniz?

10 Mart 2014
yazan: Selim Şumlu
0 yorum

Yaşasın bu yaman, bu cesur yeni dünya

Bedenimizin ve üzerimizde taşıdıklarımızın kontrolü tamamen elimizde olmazsa nasıl sıkıntılarla karşılaşırdık, hiç düşündünüz mü? İlerleyen sayfalarda, yıllarca kör kaldıktan sonra bir beyin-bilgisayar arabirimiyle yeniden kısmi görme duyusuna kavuşan Jens Naumann’ın öyküsünü okuyacaksınız. Ancak Naumann’ın doktoru bu deneysel teknolojiyi yeterince geliştirmeden öldü ve ne yazık ki Naumann’ın görme duyusu giderek azaldı ve yeniden kayboldu. Elbette Naumann’ın sorunu tamamen istem dışı olarak yaşandı ama bir gün acaba abonelik bedelini yatırmadığımız için görmemizi engelleyen bu tip gözlüklerle, son taksitini ödemediği için sahibini yolun ortasında bırakan robotik bacaklarla karşılaşacak mıyız?

Bu varsayımlar ütopik olsa da, içinde yaşadığımız çağın “Büyük Birader’in çağı” olduğu su götürmez bir gerçek. Bedenimiz henüz kontrol edilemese de sürekli olarak izleniyor. Pek çok kişi, henüz piyasaya çıkmamış olsa da Google Glass’ın kişisel gizlilik (mahremiyet) ihlalinde son nokta olduğunu düşünüyor. Herhangi bir yerde cep telefonunuzu çıkarıp tanımadığınız birinin yüzüne doğrultarak hiçbir şey söylemeden fotoğraf çekemezsiniz, ama Glass’la bunu yapmak çok daha kolay olacak. Öte yandan, Glass’ın gözümüzün ucuna kadar getireceği bilgi ve servislerden vazgeçmek de kolay değil. Gizlilik bir yana, gördüğümüz her şeyi gören, yani vücudumuzun parçası olmaya yaklaşan bir cihazın kontrolünü Google’a vermiş olacağız. Ya cihaz hack’lenirse ve gözümüzün önünde hiç görmek istemediğimiz görüntüler oynamaya başlarsa? “Gözlüğü çıkarıp atarım!” diye düşünmeyin çünkü numaralı gözlük lensi taşıyan Google Glass’lar da yolda ve bunları çıkarmak, görme duyunuzu kısmen kaybetmek demek olacak.

Stop The Cyborgs adlı bir topluk, Google Glass gibi giyilebilir teknolojilere dair toplumsal normları belirlemeye çalışıyor ve Google Glass’ın belli mekânlarda yasaklanmasını öneriyor. Zaten Google’dan Eric Schmidt bile “Glass’ın takılmasının uygunsuz olduğu bazı yerler var elbette.” diyor. Bir kontak lens kullanıcısı olarak, bir sonraki aşamanın o olacağını düşünmeden edemiyorum. Çok yakından bakmadıkça bir kişinin kontak lens taktığını anlamak neredeyse imkânsız. Google Glass özelliklerine sahip bir kontak lens ise resmen gizliliğin sonu demek. Google Glass’a ne kadar hayranlık duysam da teoride tüm hayatımı Google’la paylaşabilecek ve etrafımdakilerin gizliliğini hiçe sayabilecek bir teknoloji fikri beni rahatsız ediyor. Sanıyorum ki teknoloji o noktaya ulaşsa bile toplumsal değerler ve yasalar bu tür cihazların sağlık nedenleri dışında kullanılmasına çok uzun bir süre boyunca izin vermeyecek.

Gizlilikten bahsederken genellikle -benim de bu yazıda yaptığım gibi- Büyük Birader’den ve dolayısıyla George Orwell’ın Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ünden bahsediyoruz ama Google Glass benzeri teknolojilerle birlikte Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sı daha fazla kulaklarımıza çalınacak. Eleştirmen Neil Postman, iki romanı şöyle karşılaştırıyor:

“Orwell’i bir gün kitapları yasaklayacak adamlar korkutuyordu. Huxley ise kitapları yasaklamak için neden kalmamasından, çünkü hiç kimsenin zaten kitap okumak istemeyeceğinden korkuyordu. Orwell’i bizi bilgisiz ve habersiz bırakacak adamlar korkutuyordu. Huxley ise bize bilgiye boğarak tepkisizliğe ve bencilliğe yol açacak kimselerden korkuyordu. Orwell gerçeklerin saklanacağından, Huxley ise gerçeklerin alakasız bilgiler denizine yok olup gideceğinden korkuyordu. (…) Cesur Yeni Dünya’da insanlar zevk verme yoluyla kontrol ediliyor. Kısaca Orwell, korkunun bizi mahvedeceğinden, Huxley ise bizi mahvedenin arzularımız olacağından korkmuştu.”

Google Glass’ı kullanmanın çok zevkli olacağı kesin. Üstelik Cesur Yeni Dünya’yı bize sesli kitap olarak okuyabilecek.

14 Kasım 2013
yazan: Selim Şumlu
0 yorum

Pırpırlı yazı

Türklerin “sıcak” insanlar olduğunu bilmeyen yok. Bu yüzden, Facebook gibi sosyal ağları dünyada en yoğun kullanan toplumlardan biri olduğumuza şaşırmıyorsunuzdur herhalde. comScore’un son verilerine göre Türkiye’deki 15 yaş üstü internet kullanıcılarının %91,1’i Facebook üyesi. Bu rakam, Türkiye’yi dünyada 4. sıraya oturtuyor.

Biz hep sıcak insanlardık ama sosyal ağlardan önce bu kadar basitleşmemiştik belki de. Sosyal ağların modern köleleri olarak orada burada gördüğümüz kötü esprileri bile paylaşıyor, ama bir içerikle ilgili fikrimizi yazarak paylaşmaktansa “beğen”meyi tercih ediyoruz. Bir tık yeter, zihni yormaya gerek yok!

“Dil, okumayla gelişir.” derdi öğretmenlerimiz ama okuyoruz, tıklıyoruz, okuyoruz, Türkçemiz daha da bozuluyor nedense. Akıllı telefonlar akıllandıkça sosyal ağlar daha da fazla giriyor hayatlarımıza ama biz o kadar hızlı akıllanmıyoruz. Tuvalette Facebook’ta dolaştığımız için dokunmatik telefon ekranları tüm araştırmalarda en kirli nesneler arasında çıkıyor, araba sürerken tweet yazdığımız için kaza yapıp bir taraflarımızı kırıyoruz.

İspanya’daki veya Hatay’daki arkadaşınızın o an ne yaptığı önemli değil: Siz her zaman kedinizin son fotoğrafını Twitter takipçilerinizle paylaşabilirsiniz. Gündemi belirlemek sizin elinizde. Arkadaşlarınızın ne göreceğini ve okuyacağını siz belirleyeceksiniz. Teknoloji, dünyanın her yanındaki vatandaşların gazeteciye dönüşmelerine, olup bitenin fotoğraflarını çekip anında paylaşmalarına imkân verdi; biz ona ayak ve yemek fotoğraflarıyla cevap verdik.

İnternette her şeyi öğrenebilir ve öğretebilirdik ama yabancılarla tartışmayı, kedilere bakmayı, farklı fikirleri ve insanları aşağılamayı tercih ettik. Hakkımızdaki her şeyi internete yükledik ve hakkımızdaki her şeyin gözler önünde olmasından yakınmaya başladık.

Çok sıcak, çok arkadaş canlısı, misafirperver olmamız değil derdimiz. Paylaşmayı da seviyoruz ama sosyal ağlarda bir şey paylaşırken bir parçasını bir daha geri almamak üzere internete teslim ettiğimizi unutuyoruz. Oysa internete hep bir şeyler vermek zorunda değilsiniz. O, size bir şeyler vermek üzere tasarlanmıştı aslında.

Facebook’a kısa bir ara verip biraz da Wikipedia’ya baktığınızda, bambaşka bir dünya göreceksiniz orada.

Bu yazı ilk olarak PCnet Eylül 2013 sayısında yayımlanmıştır.

13 Eylül 2013
yazan: Selim Şumlu
0 yorum

Yelken, kürek, dümen, balık, su

Microsoft henüz Xbox One’ı resmen tanıtmamışken ve yeni konsolun sürekli internet bağlantısı gerektireceğine dair dedikodular sürerken, Microsoft Kreatif Direktörü Adam Orth kişisel Twitter hesabından şöyle bir tweet attı:

“Kusura bakmayın ama ‘sürekli bağlı’ konsol meselesi etrafında dönen dramayı anlamıyorum. Artık her cihaz ‘sürekli bağlı’. Böyle bir dünyada yaşıyoruz.”

Geniş bant internet bağlantısı olmayan yerlerde yaşayan kullanıcıların tepkisiyle karşılaşan Orth, yüzsüzlüğünü daha da pekiştirdi: “Neden öyle bir yerde yaşayayım ki?”

Kısa süre sonra Microsoft “Bire çalışanımız tarafından Twitter’da yapılan uygunsuz yorumlar nedeniyle özür dileriz.” açıklamasını yaptı, Orth da Microsoft’tan ayrıldı. İki hafta sonra Microsoft, Xbox One’ı tanıttı: Her 24 saatte bir internete bağlanmayan kullanıcılar Xbox One’da oyun oynayamayacaktı. İkinci el oyun satışını önlemek içinse sahip olduğunuz bir oyunu sadece bir arkadaşınıza, bir kez ödünç verebilecektiniz.

Sahip olduğunuz sayısal ürünleri kopyalamanızı, paylaşmanızı ve bazen bizzat kullanmanızı kısıtlayan bu gibi teknolojilere DRM (Sayısal Hak Yönetimi) diyoruz ve deneyimlerimiz gösteriyor ki DRM her zaman kaybediyor. Özgürlük ve bağımsızlık arzusu bizim doğamızda var ve yazılımlarımızı, oyunlarımızı, müziklerimizi, e-kitaplarımızı, filmlerimizi nasıl kullanacağımızı başkalarının bize söylemesine tahammül edemiyoruz. Zorunlu olarak boyun eğdiğimiz Büyük Biraderlere de -itiraf edelim- neredeyse hepimiz zaman zaman küfrediyoruz.

Apple bu küfürleri az bir gecikmeyle duydu ve iTunes Store’da DRM korumasız müzik satışına başladı. Korsan kullanım azaldı mı? Elbette hayır. Ama Apple’ın satışları da azalmadı ve buna karşın kullanıcı memnuniyeti arttı. Ben; ödünç verme, takas, ikinci el satış, başka ortamda kullanma gibi haklarıma tecavüz eden ürünleri mecbur kalmadıkça satın almıyorum. Bu haklarımı nadiren kullanıyor olmam, kiminizin bu haklarınızı hiç kullanmıyor olmanız, onları nasıl ve ne kadar kullanacağımızı şirketlerin belirlemesine izin vereceğimiz anlamına gelmiyor…

Xbox One mı? Microsoft; oyun takası, ikinci el oyun satışı, internet bağlantısı ve bölge kilidine dair tüm sınırlamaları kaldırdığını duyurdu.

Bu yazı ilk olarak PCnet Temmuz 2013 sayısında yayımlanmıştır.

22 Şubat 2013
yazan: Selim Şumlu
0 yorum

Bana balık verme!

Son günlerde Twitter’da dolaşan, kaynağı belirsiz, retweet’lenmekten ziyade çalına çalına yayılan şöyle bir espri var:

Zamanında yürümeyi öğrettiklerim (Chrome, Firefox, Opera vs.) şimdi koşarak beni geçmeye çalışıyor. -Internet Explorer

Şahaneler Ordusu‘nda keşfettiğim ve komik olmayan tarayıcı esprilerinden birisi; ama farkı, iddianın da yanlış olması. Internet Explorer’ın “internetin karanlık çağı” dediğimiz dört yıllık dönemde bir adım bile ileri doğru yürümeyerek web camiasına öğrettiği tek şey, tekelleşmenin kötü bir şey olduğudur. Internet Explorer da dâhil olmak üzere tüm tarayıcılara yürümeyi ve koşmayı öğreten, modern web’in öncüsü Mozilla Firefox’tur. Firefox Hikâyesi adlı videomuz da web’in gelişimini özetliyor.

İtiraf etmek gerekir ki Internet Explorer 9 ve 10, iyi tarayıcılar. Firefox, Chrome ve Opera ise çok iyi tarayıcılar. Internet Explorer, modern tarayıcılarla rekabette hâlâ geride kalıyor ve artık herkes biliyor ki tercih şansı olduğunun farkında olan bilinçli web kullanıcılarının hiçbiri Internet Explorer kullanmıyor. “Nefret etmeye bayıldığınız tarayıcı” ve “geçmişini sildiğimin tarayıcısı” (Başlamadan iptal edildi.) gibi viral kampanyalarla Internet Explorer’a yeniden kullanıcı çekmeye çalışan Microsoft başarılı olamıyor ve olamayacak.

Twitter’daki bu kötü tarayıcı esprileri de viral çalışmalar olabilir mi, bilmiyoruz. Ben öyle olmadıklarını düşünüyorum. Her hâlükârda “tongaya düşmemek” için tarayıcılar hakkında biraz bilgi sahibi olmak şart. Örneğin, Mozilla’nın 2012’de gizlilik konusunda en çok güvenlik internet şirketi seçildiğini biliyor muydunuz?

4 Ocak 2013
yazan: Selim Şumlu
2 yorum

Gerçekleşemeyen birkaç yolculuk

PCnet’in ocak sayısındaki köşe yazımda, Türk Hava Yolları ile modern yollarla iletişim kuramadığım için, neden son 10 yıl içinde ilk defa faks kullanmak zorunda kaldığımı yazmıştım ve THY ile yaşadığım başka bir sorunu da blog’umda anlatma sözü vermiştim. İşte hâlâ çözüme ulaşmamış soruna dair ilginç detaylar…

Önce, 11 Eylül 2012’de Türk Hava Yolları’na gönderdiğim e-posta ile başlayalım:

Sayın ilgili,

Bu şikayetimi 09.09.2012 gecesi Atatürk Havalimanı’nda görüştüğüm süpervizör ve şefinizin önerisi üzerine yazıyorum. Yaşadığım problemlerin fazlalığı nedeniyle anlatımım da biraz uzun olacağı için şimdiden özür dilerim.

Ben bir gazeteciyim ve stres yüzünden erken öldüğümüz için “yıpranma payı” olan bir mesleği icra ediyorum ama geçtiğimiz birkaç gün boyunca yaşadığım stresi hayatım boyunca pek az yaşamışımdır.

07.09.2012 tarihinde İstanbul’dan Varşova’ya gitmek ve 10.09.2012’de dönmek üzere uçak biletlerim yaklaşık 1 ay önce Alman bir acente tarafından alınmıştı (original-plan.jpg). Seyahat amacım, Mozilla Türkiye Temsilcisi sıfatıyla Mozilla Avrupa Kampı’na katılarak internetin geleceğine yön verecek tartışmalarda Türkiye’yi temsil etmekti ve seyahat-konaklama giderleri de Mozilla Vakfı tarafından karşılanıyordu.

0802202591959 numaralı (LOT’a ait) biletimle THY’nin işlettiği TK1765 İstanbul-Varşova uçuşuna overbook nedeniyle kabul edilmedim ve standby biletimle de (boarding-passes.jpg) dışarıda kaldığım için iki Polonyalı yolcu ile birlikte transit bankosuna gönderildim. Burada yaklaşık 3 saat ayakta bekletildikten ve en az 3 farklı çalışanınızla görüştükten sonra, ertesi güne ait İstanbul – Bükreş (Otopeni) – Varşova aktarmalı uçuşu önerildi ve en azından toplantımın bir kısmına katılabileceğimi düşünerek kabul ettim. Aynı zamanda 200 avro değerinde, istersem nakit olarak %50’sini alabileceğim bir travel check verildi ve bana verilen plan çıktısıyla beraber cumartesi sabahı 6.00’da B15’teki süpervizörle görüşmem gerektiği söylendi.

Sabah 6.00’da süpervizör bankosundaydım. Yanlış hatırlamıyorsam görüştüğüm süpervizörün adı Aslı idi. Bu sırada rezervasyonumla ilgili işlemlerin yapılmadığı ortaya çıktı ve ben yaklaşık yarım saat boyunca ayakta beklerken Aslı Hanım da satış ofisine ulaşmaya çalıştı ama ulaşamadı. Arından şefi olduğunu düşündüğüm biriyle konuştu ve –yanlış anlamadıysam– benim için MK kaydı oluşturarak TAT bileti verdiler. Bunun ne anlama geldiğini o sırada bilmiyordum ama kapıya indiğimde personel olmadığım için sorguya çekilip bir süre bekletilince öğrenmiş oldum. Sonuç olarak uçağa alındım. Bana ilk uçuşa ait boarding pass ve Aslı Hanım’ın verdiği uçuş planı çıktısı (supervisor-plan.jpg) dışında herhangi bir belge verilmemişti ve travel check’imde Aslı Hanım’da kalmıştı.

Bükreş’e vardığımda elimde neden ikinci uçuşa ait boarding pass olmadığını polise açıklayarak gidiş salonuna geçtim. Sadece bir telefondan oluşan transit bankosundan THY’den sorumlu firmayı aradım, LOT’tan sorumlu Globe Ground firmasını aramam söylendi. Globe Ground’u aradım ve boarding pass’imin bir personel tarafından kapıda bana ulaştırılacağı söylendi. Birkaç saat sonra kapıya gelen görevliye durumu anlattım ama görevli bana ait herhangi bir kayıt bulamadığı için beni uçağa kabul etmedi ve THY ile acil olarak görüşmem gerektiğini söyledi. Oysa Aslı Hanım’a aktarma uçuşumla ilgili bir sorun olup olmadığımı sorduğumda sorun olmadığı, Bükreş’teki arkadaşların yardımcı olacağını söylemişti.

Gidiş salonunda herhangi bir THY görevlisi olmadığından +90 850 333 0 849’tan çağrı merkezine ulaşmayı denediysem de başaramadım. Bu sırada Türkiye’de bulunan babam çağrı merkeziyle görüştü ama kendisine yardımcı olmadıklarını, benim THY’yi aramamı istediklerini öğrendim. Ben sabah 6.00’dan beri bunlarla uğraşırken 14.45’teki uçağım da kaçmış oldu.

Bunun üzerine, gidiş salonundan polis eşliğinde çıkarıldım ve AB pasaportum sayesinde ülkeye girişim yapıldı ki havalimanına tekrar girip THY satış ofisine ulaşabileyim. AB pasaportum olmasaydı ve İngilizce bilmeseydim muhtemelen Konsolosluk’tan birinin gelip beni kurtarmasını bekleyecektim.

Yaklaşık yarım saat boyunca kapalı ofisinizin önünde bekledikten sonra satış temsilciniz (yabancı) geldi ve derdimi ona anlattım. Elimdeki belgeleri inceledi, bu uçuşun/biletin LOT’a ait olduğunu ve kendisiyle ilgisinin olmadığını söyledi. Belki Bükreş uçuşuna ait boarding pass’teki numaranın işe yarayabileceğini söyledi ama İstanbul’daki çalışanlarınız biniş kartının yarısını yırtmıştı (boarding-passes.jpg) ve bilet numarası okunmuyordu. (Zaten işe yaramayacağı sonradan ortaya çıktı.)

LOT’tan sorumlu Globe Ground bankosuna giderek derdimi tekrar anlattım. Oradaki bayansa Bükreş’ten sonra aktarma kaydımın görünmediğini, muhtemelen THY’nin kaydı yanlış girdiğini söyledi ve bana bir çıktı vererek (lot-output) beni tekrar THY’ye gönderdi.

THY satış ofisindeki arkadaşa derdimi tekrar detaylı olarak anlattım ama herhangi bir çözüm üretemedi ve sonunda beni THY çağrı merkezine bağlamaya ikna oldu. Çağrı merkezinizden görüştüğüm Didem Hanım, elimdeki ilk bilet numarasının THY’ye ait olmadığını söyleyerek boarding pass’imdeki numarayı istedi ama pass’im İstanbul’daki görevliler tarafından yırtılmış olduğu için numaranın sadece son 2 rakamını görebiliyordum. Didem Hanım’a ismimi ve diğer bilet numaramı verdim. Çeşitli soruların ve uzun beklemelerin ardından Didem Hanım ismimin İstanbul-Bükreş uçuşunda bile görünmediğini söyleyerek THY’nin Bükreş’e nasıl geldiğimi bilmediğini ima etti ve hiçbir çözüm önerisi sunamadı. İstanbul’a dönmek istediğimi söylediğimde de parayla bilet alıp dönebileceğim söylendi.

Artık yorgunluktan ayakta duramaz hale geldiğim için 162 avroyu cebimden ödeyerek 21.50 Bükreş-İstanbul uçağına biletimi aldım ve yeniden saatler süren bir bekleyişe başladım, bu sırada bazı zorunlu harcamalarım da oldu. Sonuç olarak gece yarısı İstanbul’a vardım ve derhal süpervizörle görüştüm, hatanın tamamen THY’ye ait olduğu ve birden fazla çalışana ait birden fazla hata nedeniyle işlemlerin doğru şekilde yapılmamış olduğu 5 dakika içinde ortaya çıktı.

Süpervizörünüz ve şefiniz Atatürk Havalimanı’nda herhangi bir müşteri temsilcisi bulunmadığı için standart tazminatla ilgili işlemi derhal yapacaklarını, ancak diğer giderlerim ve tazminat taleplerim için mutlaka customer@thy.com adresine şikayette bulunmamı önerdiler. Yine yaklaşık yarım saat beklemenin ardından 250 avro değerinde, tamamını nakit olarak alabileceğimi öğrendiğim bir çekle ve diğer çekin iptal olduğunu öğrenerek Atatürk Havalimanı’ndan ayrıldım.

Sonuç

Türk Hava Yolları; bir Star Alliance üyesine yakışmayacak şekilde, “Havayolu ile Seyahat Eden Yolcuların Haklarına Dair Yönetmelik”te belirtilen standart vaatleri bile yerine getirmekte başarısız oldu. Beni ve bağışlarla ayakta duran Mozilla Vakfı’nı maddi zarara uğrattı, Türkiye’nin internetin geleceğiyle ilgili önemli bir toplantıda söz sahibi olamamasına neden oldu, 2 günlük iş gücümü yok etti ve bu süreçte fiziksel ve psikolojik olarak yıpranmama yol açtı.

250 avroluk bir çek aslında yalnızca overbook’tan kaynaklanan standart tazminat hakkımdır ve tahmin edebileceğiniz gibi, THY’nin diğer hataları nedeniyle meydana gelen benim ve Mozilla Vakfı’nın salt parasal giderlerini karşılamaktan bile çok uzaktır. Bu giderler arasında konaklama, Varşova’dan dönüş bileti, organizasyon masrafları, bana ait zorunlu yemek-telefon-taksi masrafları ve elbette Bükreş-İstanbul biletinin masrafı bulunuyor. Yaşadığım tüm bu sıkıntı da cabası. Art arda yaşadığım sorunları anlamanız için bu kadar detayı size yazmaya ayırdığım vakit bile benim için iş gücü kaybı ve dolayısıyla zarardır.

Tüm yazdıklarım maalesef abartısız gerçeklerdir ve ekteki belgelerden, kamera kayıtlarından, telefon kayıtlarından ve tutulan her türlü log’dan kontrol edilebilir.

Beni ve Mozilla’yı mağdur durumda bırakmayacağınıza inandığım için zaten sürekli olarak karşılaştığınızı düşündüğüm tehditleri savurma gereği duymuyorum. Bu konuyla ilgili olarak çözüm önerilerinizi bekliyorum.

Tercih ettiğim iletişim yöntemi e-postadır ama telefonla ulaşmak isterseniz:

İş: xxxxxx
Cep: xxxxxx

Teşekkürler ve iyi çalışmalar.

Bunu göndermememin üzerinden 20 gün geçti ve THY’den bırakın çözümü, yanıt bile gelmedi. Bunun üzerine, bir kez  de THY web sitesinde müşteri ilişkileri formuyla şansımı denemeye karar verdim. Herhalde THY böylesine uzun anlatacak sorunlar yaşanabileceğini tahmin etmemiş ki mesajım mesaj alanına sığmadı. Word belgesi olarak kaydedip dosya olarak eklemeye karar verdim, ama bunun için de mevcut dosyalardan birini çıkarmam gerekiyordu çünkü onlar da belirlenen kapasiteyi aşmıştı. Birini seçip çıkardım, şikâyetimi gönderdim. Nihayet 18.10.2012 tarihinde bir yanıt geldi; çözüm değil, sadece yanıt.

Seyahatinizin taahhüt edildiği şekilde temin edilememesinin bizler için de büyük üzüntü kaynağı olduğunu, ancak böylesi aksaklıkların yaşanmaması arzu ve çabasında olduğumuzu takdir edeceğiniz inancıyla memnuniyetsizliğinizin gündeme gelmesine yol açan husustan ötürü Türk Hava Yolları adına üzüntülerimizi belirtir, mağduriyetinizin telafisi doğrultusunda size en yakın satış ofisini tarafımıza bildirmeniz halinde  son aldığınız bilet ücretinin (163 EUR) ödeneceğini belirtmek isteriz. (…) Ayrıca yapmış olduğunuz harcamaların (telefon,ulaşım,yemek vs.) faturalarını tarafımıza göndermeniz halinde tekrar değerlendirilecektir.” deniyordu. THY özür diliyor ama herhangi bir çözüm sunmuyor, yalnızca yasal sorumluluğunu yerine getirmek adına benden yine bilgi ve belge istiyordu. Gereken bilgi ve belgeleri gönderdim. O günden bu yana da THY’den haber almış değilim.

12 Kasım 2012
yazan: Selim Şumlu
0 yorum

e-Pasaport ne işe yarar?

Yarın bir basın toplantısı için Roma’ya gideceğimden, ineceğim Leonardo da Vinci Fiumicino Havalimanı ile ilgili bilgi topluyordum biraz. O sırada aklıma, birkaç ay önce Londra Heathrow Havalimanı’nda ilk kez karşılaştığım ve kullandığım e-Pasaport kapıları geldi. Malumunuz, Türkiye’de de bir süredir e-Pasaport dağıtılıyor ve biyometrik fotoğraf, çip vb. geyikler sürüp duruyor.

Ben Bulgaristan doğumlu bir Türk olduğum için Avrupa Birliği pasaportu taşıyorum. Bulgaristan e-Pasaporta geçeli epey oldu. Tabii AB vatandaşı olarak AB ülkelerine vizesiz ve çok kısa sürede girebildiğim için şanslıyım ama e-Pasaport kapıları bu süreci daha da hızlandırıyor. Heathrow’daki görevlinin yönlendirmesiyle e-Pasaport kapısına yanaştım, pasaportumu okuttum ve karşımdaki kameraya bakmaya başladım. Bunu yaptığımda sistem, pasaportta bulunan çipten biyometrik fotoğrafımı alıyor ve yüz tanıma teknolojisini kullanarak benimle karşılaştırıyor. Sistem onay verirse, önümdeki kapı açılıyor ve hiçbir insanla muhatap olmadan ülkeye giriş yapıyorum. Tüm bu süreç 10 saniye kadar sürüyor.

Anladığım kadarıyla Birleşik Krallık tarafından geliştirilen bu sistem şimdilik sadece İngiliz havalimanlarında kullanılıyor ama önümüzdeki yıllarda farklı ülkelere de yayılacağından şüphem yok. Türkiye’nin AB’ye girmesi -bence- zor görünüyor ama kim bilir, belki yine de T.C. vatandaşlarının AB ülkelerine girişini otomatikleştirerek süreyi kısaltan bir bir sistemi görürüz ileride. Böylece, Avrupa Birliği’nde pasaport ücretleri 20-80 avro arasında değişirken umuyorum ki T.C. vatandaşlarının ePasaport cüzdan bedeli olarak 446 TL ödemesinin bir anlamı olur.

16 Ekim 2012
yazan: Selim Şumlu
0 yorum

Söz Büyücüsü’ne yeni logo

Özgün şarkı sözü çevirilerimi yayımladığım web sitemin adını birkaç ay önce Söz Büyücüsü olarak değiştirmiştim. Şarkı sözlerinin büyüsünü ifade etmenin yanı sıra, gerçekte büyü diye bir şey olmadığını gösteren Oz Büyücüsü‘ne de gizliden bir göndermeydi bu. İsim tamamdı ama sitenin eksiği, gerçek bir logosunun olmayışıydı.

Söz Büyücüsü’nün yeni logosunu PCnet’te yaz boyunca stajyerimiz olarak bize destek veren Elif Kula kendi elleriyle çizdi, Illustrator’da şekillendirdi. Çok da güzel oldu. Teşekkürler Elif!

Büyü demişken… Richard Dawkins’in ergenlere yönelik kitabı The Magic of Reality‘yi (Gerçekliğin Büyüsü) Türkçeye kazandırasım var. Bir yayıncı bulmam lazım galiba…